Prof. Dr. Korkut Boratav, Boric’in zaferini değerlendirdi: Şili’den alınacak dersler

Şili halklar için sembolik bir değer taşıyor. Neoliberalizmin başladığı ülkede farklı sol akımları içeren neoliberalizm karşıtı cephenin adayı Boric seçimi kazandı. Şili ve Latin Amerika deneyimleri Türkiye için de önemli dersler içeriyor. Sağcı yönetime karşı ılımlı burjuvazinin işbirliğiyle bir yumuşak geçiş modeli mi tercih edilecek, yoksa sermayenin tahakkümüne karşı cephe alan radikal bir program mı? Tercih edilecek olan model ülkenin kaderini belirleyecek.

Prof. Dr. Korkut Boratav, Boric'in zaferini değerlendirdi: Şili’den alınacak dersler

Tuna KOÇ

Güney Amerika ülkesi Şili’de solun adayı Gabriel Boric’in pazar günkü seçimde faşist diktatör Alberto Pinochet hayranı sağcı Jose Antonio Kast’a karşı elde ettiği başarı, tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Zafer konuşmasında “Neoliberalizm Şili’de başladı, burada bitecek” diyen Boric’in başarısı, dünya solu açısından da tarihsel bir deneyim teşkil ediyor. Şili’de yaşananları, dünya ve Türkiye solunun alması gereken dersleri Prof. Dr. Korkut Boratav ile konuştuk.

SOL, O DEFTERİ KAPATTI

Boric solun ortak adayı olarak Şili’de devlet başkanı seçildi. Seçim zaferi sokakta, meydanlarda gelişen bir sürecin sonucuydu. Şili hem Latin Amerika hem dünya sistemi açısından da özel bir yerde duruyor. Şili’deki bu zaferin tarihsel anlamı nedir?
Dünya halklarının şu anda karşı karşıya olduğu ağır sorunlardan dolayı Şili sembolik bir değer taşıyor. “Ağır sorunlar” derken, kapitalizmin neoliberal düzenleme biçimini kastediyorum. Bu düzenleme biçimi, özünde, sermayenin sınırsız tahakkümünü dünya çapında yerleştirme tasarımıdır. Sadece ekonomi politikalarıyla değil emperyalizmin devlet gücüyle de birleşerek. Bu büyük dönüşümün en önemli adımları 1980’de Britanya ve ABD’de atıldı. Şili ise, bu önemli dönüşümün, daha önce, adeta deneysel olarak hayata geçirildiği ilk ülkedir. Şili’nin yeni başkanı Boric, bu tespiti hatırlatıyor: Neoliberalizmin başladığı ülke Şili’dir. 1973’te Pinochet darbesiyle başladı bu sancılı süreç. Şili sonrasında da Güney coğrafyasına neoliberalizm, askeri darbelerle yerleşti. Latin Amerika ve Türkiye örnektir. Bizde 24 Ocak 1980 kararları ile başlatılmak istenen bu modelin parlamenter sistem içinde yürütülemeyeceği anlaşıldı, dönüşümü 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleştirdi. Aşağı yukarı Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın uygulamaları ile eş-zamanlı olarak hayata geçirildi. Şili ise birkaç yıl öncesinde ilk adımları atmıştı.

2021 Aralık ayında Şili’de devlet başkanlığı seçimini farklı sol akımları içeren geniş bir cephenin adayı kazandı. Neoliberalizmi ilk uygulayan bu ülke, kırk beş yıl sonra neoliberalizm karşıtı bir programı benimsediği için solcu Gabriel Boric’i yönetime getirdi. Pinochet darbesi Şili’ye neoliberalizmi nasıl, nereden getirdi? Bu modelin teorik ve iktisadi altyapısını oluşturan odaklardan biri Milton Friedman’ın öne çıktığı Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü’dür. 1973 darbesinden hemen sonra Milton Friedman’ın “Chicago Çocukları” denen Şili’li öğrencileri ülkelerine geldi; hocalarının rehberliği altında neoliberal modeli adım adım hayata geçirdi. Çarpıcı örnek Şili’ye getirilen özel emeklilik ve sağlık sistemidir. Finans kapitalle birleşmiş bir özel sosyal güvenlik sisteminin ilk biçimidir bu. Bu model, daha sonra tüm Batı’ya örnek oldu. Şili’de 2019’da yaygın, kapsamlı, bir yıl süren bir halk kalkışması gerçekleşti. Bu eylemleri sürükleyen kitlelerden biri de özel emeklilik sigortasının mağduru olan yaşlı kuşaktır.

PLANLARI TUTMADI

Aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşma olarak da okunabilir mi?
Elbette, Şili seçimini, Latin Amerika’nın önce solu ezen, sonra yeniden solu keşfettiği, bir başka sancılı tarihsel dönemin son adımı olarak da değerlendirebiliriz. 1980’li yıllarda Latin Amerika’da Şili örneği izlendi. Arjantin’de, Brezilya gibi büyük ülkeler başta olmak üzere, tüm kıtaya neoliberal model askeri darbelerle taşındı. Yirmi yıl boyunca Latin Amerika’da neoliberal dönüşüm sineye çekildi. Askeri rejimlerden temsili demokrasiye geçiş sonrasında, 2000’li yılların başından itibaren halk sınıflarında sermayenin ve ABD emperyalizmin tahakkümüne direnç yaygınlaştı. Dönüşümün ilk adımı, 1998’de Hugo Chavez’in Venezuela’da iktidara gelmesidir. Temsilî demokrasiye dönüş, sola yöneldi. Brezilya’da Lula, Bolivya’da Morales, Ekvador’da Correa, Arjantin’de Kirchner ve diğerleri, “pembe dalga” diye anılan, çeşitli renklerde solu iktidara getirdi.

DALGALAR BENTLERİ AŞTI

Bütün bunlar olurken egemenler de boş durmadı tabii!
Latin Amerika’daki pembe dalga, ABD hegemonyasını reddeden, Brezilya, Ekvador, Bolivya, Nikaragua’yı Küba ile birlikte ALBA örgütünde birleştirdi. Sonrasında ABD emperyalizmi, finans kapital ve yerli işbirlikçileri “pembe dalga”yı önleme yöntemleri aradı. Kanlı, zalim askeri darbeler itibardan düşmüştü.
Pembe dalga, sermayenin ve emperyalizmin kapsamlı hegemonyasını tehdit ediyordu, önlenmeliydi. Latin Amerika’da başkanlık sistemi yaygın. Bazen konjonktürel etkenlerle solcu bir lider başkan seçilebiliyor veya seçildikten sonra sola kayıyor. 2010’lu yıllara doğru egemen güçler yeni bir önleyici yöntem keşfetti: Sivil/askeri darbe karışımları.

Bir darbe solcu lideri iktidardan uzaklaştırıyor, ama temsilî demokrasiye hızla dönülüyor: İlk örnek 2009’da Honduras’ta uygulandı. Başkan Manuel Zelaya bir darbeyle sabah saatlerinde alındı, uçağa bindirildi, Honduras’tan Costa Rica’ya sürgüne götürüldü. Aynı gün meclis toplanıp başkanı görevden aldı ve başkan ve partisinin katılması engellenen bir seçimle iktidar ABD yanlısı faşist bir başkana devredildi. 2012’de Paraguay’da benzer bir operasyon gerçekleştirildi. 2019’da Bolivya’da Evo Morales darbeyle devrildi, parlamento başkanı kendisini geçici başkan olarak atadı.

Askerî değil “sivil darbe” özelliği taşıyan bir örnek 2015’te Brezilya’da denedi. Brezilya’da İşçi Partisi’nden Başkan Dilma Roussef’in iktidardan uzaklaştırılması, geçersiz suçlamalarla parlamento tarafından gerçekleştirildi. Daha sonra, bir önceki başkan Lula da Silva’nın başkanlığa getirilmesi, tümüyle düzmece olduğu sonra ortaya çıkan suçlamalarla yargılanması sonunda önlendi. Faşist Jair Messias Bolsonaro’nun 2019’da iktidara gelmesi böyle mümkün oldu. 2009-2019 arasında on yıl boyunca, sözünü ettiğim yarı-sivil darbeler solcu iktidarlara son verdi. Artık, sivil darbe yöntemlerinin dahi uygulanamaz olduğu bir dönem yaşıyoruz. Sol dalga yeniden yükseliyor. Latin Amerika’da sol dalganın iki kıdemlisi olan Venezuela ve ilk sosyalist rejim olan Küba, bütün ağır yaptırımlara karşın ayakta kalabildi. Nikaragua’da Sandinista rejimi de ayaktadır.

prof-dr-korkut-boratav-boric-in-zaferini-degerlendirdi-sili-den-alinacak-dersler-959298-1.
Korkut Boratav

Morales’in eski ekonomi bakanı Luis Acre de başkan seçildi hatta.
Morales’in 2019’daki başkanlık seçimini kazanmış olduğu daha sonra kanıtlandı. Fakat faşist-ırkçı güçler darbeyi önceden hazırlamıştı. Seçim sonuçlarına itirazlar, faşist ve ırkçıların şiddet elemleriyle bütünleşti. Polis karışmadı. Sonunda ordu iktidara el koydu. Morales herhalde öldürülecekti. Uçakla Meksika’ya geçebildi, sığınma talebi Meksika ve Arjantin tarafından kabul edildi. Ama MAS, örgüt olarak dağılmadı, ayakta kaldı. Darbecilerin tasarımı tutmadı. Morales’in ekonomi bakanı başkan seçildi, Morales döndü. Diğer örnekler göz atalım. Peru’da solcu bir köy öğretmeni, José Pedro Castillo başkanlığa seçildi. Sermaye partileri görevden almayı deniyorlar,başaramadılar. Honduras da bir başka başlangıç ve bitiş dönemini temsil eder. Sivil darbelerin başlangıç tarihi 2009 Honduras’tır, 2021’in Kasım’ında darbe mağduru Zelaya’nın eşi Xiomara Castro devlet başkanı seçildi. Böylece ilk sivil darbe deneyiminin defteri de 12 yıl sonra kapandı. Bu bakımdan da 2021’de Şili ve Honduras’ın temsil ettiği iki sembolik dönüm noktasındayız.Ümit edelim ki Latin Amerika’nın 21’nci yüzyıl başlarken başlattığı, sermaye tahakkümüne karşı direnme filizlenmeleri kalıcılaşır ve bu coğrafyaya da adım adım taşınır. Türkiye’ye er-geç taşınacağını beklemeliyiz.

İkinci bir pembe dalga başlamıştır diyebilir miyiz o zaman?
Pembe dalga, sermaye tahakkümüne karşı iki yelpazeye ayrışmıştı. En yumuşak uç Şili’dir. İnsafsız ve gaddar Pinochet rejimi son bulduktan sonra sermaye tahakkümünü sineye çeken, salt demokratikleşmeyi yeğleyen bir seçenek içerdi Şili. Allende’nin partisi olan Sosyalist Parti ve Hıristiyan Demokrat Parti bir demokrasiye geçiş anlaşması ve Concertacion denilen bir ittifak oluşturdu. Bu anlaşmayı, başkanlık dönemini iki parti arasında dönüşümlü paylaşarak 20 yıla yakın sürdürdüler. Böylece siyasi demokrasiye geçiş, sermayenin ekonomik tahakkümü korunarak sağlandı. Şili Venezuela’nın, Bolivya’nın temsil ettiği, Brezilya’nın da katıldığı Amerikan emperyalizminin Latin Amerika’daki tahakkümünü engelleyecek sol bloklaşmanın dışında kaldı; bu nedenle Şili’yi pembe dalganın adeta dışında sayabiliriz Şili’yi. Bu modelin Sosyalist Parti’den son başkanı Michelle Bachelet’dir. Bachelet sonrasında Concertacion’un dışında sağcı bir partiden Pinera başkan oldu. Concertacion düzenlemesi, Millet İttifakı için CHP’nin öngördüğü tasarımı andırır.

Pembe dalganın da yumuşak ve katı varyasyonları var. Mesela açıkça sosyalizmi hedefleyen Bolivya ve Venezuela örnekleri. Venezuela’da iktidardaki Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi, programı ile sosyalizmi hedefliyor. Buna mukabil Brezilya’da Lula’nın İşçi Partisi, sermaye tahakkümünün bölüşüm politikalarını frenledi. Kapsamlı, etkili sosyal transferleri halk sınıflarına aktardı. Sağlık, eğitim politikalarında, günlük yaşamda, sınıfsal dengelerde emekçiler lehine dönüşümler yapıldı. Öte yandan Brezilya neoliberalizmin temel makro-ekonomik kurallarını korudu: Merkez Bankası’nın bağımsızlığı gibi. Arjantin de pembe dalganın parçasıdır, 2001’de çok ağır bir kriz geçirdi ve Peronist partinin sol kanadı 15 yıl iktidarda kaldı. Sosyalist bir parti değildir, ama pembe dalganın bir parçası sayılır. Arjantin dış borcunu büyük ölçüde tasfiye etti. Merkez bankasının bağımsızlığını reddetti.

Diğer uçta, aslında pembe dalganın öncesinde, devrimci dönüşümü gerçekleştiren Küba var. Küba Komünist Partisi, emekçi sınıfların temsilcisi öncü bir parti sıfatıyla iktidarda. İktidar, burjuva partilerine açık değildir. Emekçi sınıfların öncü parti aracılığıyla iktidarı Venezuela’da, kısmen Nikaragua’da da hedeflendi. Elbette güçlüklerle karşılaştı, karşılaşıyor. Sosyalizmi hedefleyen diğer bir örnek Bolivya’dır, ama burjuva partileri korunarak.

Sivil darbe seçeneklerinin tutmadığı Honduras dışında Brezilya örneğindeki gelişimlere de değinebiliriz. Burjuvazinin gözdesi olarak başkan seçilen faşist Bolsonaro iktidarı iflas etmiştir. Lula’nın mahkûmiyetinin düzmece olduğu kanıtlandı. Önümüzdeki seçimlere katılabilecek. İkinci kez aday olduğunda Bolsonaro’nun açık farkla kaybedeceği öngörülüyor. İşte bu noktada kritik bir soru var: Acaba Lula, faşist Bolsonaro’ya karşı ılımlı burjuvazinin işbirliği ile bir yumuşak geçiş modeli mi tercih edecek? Emekçi sınıfının iktidarına daha yakın, sermaye tahakkümüne cephe alan radikal bir programı mı? Lula’nın ilk modeli tercih edeceği öngörülüyor.

RESTORASYON MU RADİKAL DÖNÜŞÜM MÜ?

Tüm bunların Türkiye açısından önemi nedir?
Şu anda AKP-Saray iktidarı sonrasının Türkiye’sinde sol ve sosyalistler için ortaya koyduğu soru da bu. Egemen sınıfların önemli kanatlarıyla işbirliği içindeki CHP’nin sürüklediği Millet İttifakı, neoliberalizmin ana çerçevesini korumayı açıkça kabullenmiştir. İşçi sınıfının ve tüm emekçi katmanların bugünkü toplumsal bunalımını dönüştürmeyi hedefleyen bir program gündem dışı tutulabilir mi? Türkiye’nin geleceği sermayenin kalıcı tahakkümüne teslim edilebilir mi? Bu sorular, Latin Amerika’da solcuların karşılaştığı sorunların Türkiye’ye taşınmış bir türüdür. Bu bakımdan Latin Amerika’daki sınıf mücadeleleri Türkiye için de örnekler içeriyor.

***

TÜRKİYE SOLU DİKKAT ETMELİ

Türkiye’de de anayasa değişikliği tartışmaları gündemde. Muhalefetin bu yönde çalışmaları var. Şili nasıl bir örnek teşkil ediyor?
1961 anayasasında Kurucu Meclis-benzeri bir temsilciler meclisi anayasayı değiştiren iki organdan biri oldu. Diğeri, 1960 darbesini yapan Milli Birlik Komitesi idi. Temsilciler Meclisi, halk örgütlerinin parlamenter sistemden daha yaygın temsiliyetini sağladı. 1961 anayasasının demokratik özellikleri biraz da bu kurucu meclis yöntemi sayesindedir.

Şili’de kurucu meclis seçiminde de demokratik temsiliyet arandı. 168 üyesinin 18’i etnik azınlık gruplara tahsis edildi. 150 üye her seçim bölgesinden seçildi. Adaylık, partilerin dışında her türlü sivil toplum ve meslek örgütüne, hatta yeterli imza toplayan vatandaşlara açık tutuldu. Sonuçta Kurucu Meclis’in birleşimi sol ağırlıklı oldu, Meclis’in başkanlığına, yardımcılığına solcular seçildi. Bugünlerde usul kuralları kesinleştirildi. Anayasa maddelerinin basit çoğunlukla belirlenmesi kararlaştırıldı. Şimdi içerik görüşülmekte. Yeni anayasa bir yıl içinde tamamlanırsa referanduma sunulacak, kabul edildiği zaman hayata geçirilecek.

Türkiye’de de anayasa değişikliği gündemde. Millet İttifakı genişletilmiş yapısıyla 6 partili blok halinde yeni anayasanın ana öğeleri tartışıyor. Ama Türkiye’nin tüm demokratları ve solcuları dikkat etmeli: Bu anayasa değişikliği Saray iktidarının kendi meşrebince daha da bozduğu 12 Eylül anayasasının kurallarına göre mi yapılacak? Yani seçimlerde oluşacak TBMM tarafından mı hazırlanacak, oylanacak? Bu soruya hayır demek zorundayız. Tutucu, darbe türevi bir anayasadan demokratik bir anayasaya çıkmaz. Aksine yaygın kitle katılımıyla oluşan, seçilen yeni bir kurucu meclisin, -Şili örneğindeki gibi- yeni anayasayı hazırlaması hedeflenmeli. Bu seçeneği demokratik sol kamuoyu, emekçi örgütleri bugünden, aktif olarak gündeme getirmeli, savunmalı. Dahası, bu seçeneği Millet İttifakı’nın en büyük bileşeni CHP’nin tabanına, örgütlerine, vekillerine, hatta yöneticilerine taşımak gerekli.

ŞİLİ MODELİ YOL GÖSTERİCİ

Sorunların ortaklığından bahsetmişken Şili’de bir kurucu meclis deneyimi yaşandı, solun ağırlığını oluşturduğu. Sadece Türkiye değil diğer ülkeler açısından da nasıl bir örnek oluşturabilir bu?
İlginçtir, Şili’deki Pinochet anayasası da Türkiye’deki 1982 anayasası gibi bir darbe ürünü. Şili anayasası bugünlerde değişiyor, 12 Eylül anayasasının da tarihe karışması gündemde. Önce Şili’deki başkanlık seçiminin bazı özelliklerine değineyim. Başkan seçilen Gabriel Boric, Komünist Parti’nin de dahil olduğu geniş bir sol cephenin adayıydı. Seçimin ilk turunda Boric yüzde 24 oyla azınlıkta kaldı. Yüzde 28 oy faşist Antonio Kats’a gitti. Şili burjuvazisi ve orta sınıfların bir bölümü Hitler Almanyası’ndan göçmüş Şili’ye yerleşen bir Nazi militanının oğlu olan Kats’ı tercih etti. Boric, bu nedenle seçimin ikinci turunda ılımlı burjuvazi ile demokrat çevrelerle ittifak aradı; radikal söylemini yumuşattı. Seçimi on puanlık farkla kazandı. Ama bu sınıfsal yönelişin ileride sürüp sürmeyeceği tartışılmaya başlandı bile. Şili’de yeni anayasaya giden sürecin de özellikleri var: 2019’da patlak veren muhalefet dalgası parlamentoyu etkiledi. Halk kalkışmasının ana taleplerinden biri olan Pinochet anayasasının iptal edilip edilmeyeceğini parlamento tarafından bir referanduma taşındı. 2020’deki anayasa referandumunda iki soru soruldu: Birinci soru: Anayasa değiştirilsin mi? İkinci soru: Yeni anayasa ayrıca seçilecek bir kurucu meclis tarafından mı veya mevcut parlamento tarafından mı değiştirilsin? Yüzde 78 oyla yeni anayasa; yüzde 78 oyla da Kurucu Meclis seçeneği kabul edildi. Bu sonuç, anayasa referandumunda burjuvazinin taleplerinin değil, solcuların ağır bastığını gösterdi. Parlamento referandum sonuçlarını benimsemek zorunda kaldı ve Kurucu Meclis’in oluşma sürecini belirledi.

Yorum yapın